Renklerin müzikle dans ettiği şehir; Trinidad

2

Küba turumun Havana, Vinales, Santa Clara’dan sonraki durağı Trinidad… Aslında Küba’da gördüğüm her şehir çok renkli ve müzik dolu ama Trinidad’ın rengi, müziği, amyansı bir farklı güzel… Daha şehre adım atar atmaz bu fark bariz hissediliyor…  Ülkenin orta bölümünde ve Karayipler Denizi  kıyısında bulunan Trinidad’ın bendeki yeri her zaman özel olacak, hikayeyi yazımın sonunda anlatacağım, önce Trinidad’da neler gördüm onları paylaşmak istiyorum.

Eski Trinidad cıvıl cıvıl…

Trinidad, İspanyol Diego Velázquez tarafından 1514 yılında kurulmuş, 17. yy sonuna kadar da Küba’nın ticaret merkezi konumunda olmuş. 18.yy da şeker kamışı üretimi zengin olan şehri daha da zenginleştirmiş. Şeker kamışı tarlalarında çalışmaları için Afrika’dan 10,000 civarında köle getirilmiş ve Trinidad tam bir sömürge kentine dönüştürülmüş. 19.yy’a gelindiğinde ise Küba şeker kamışı üretiminin üçte biri Trinidad’da üretilmeye başlanmış, şehir en zengin dönemlerini yaşayınca evler, sokaklar, meydanlar da bu dönemden nasibini almış ve şehir zenginliğini mimarisi ile sergilemeye başlamış.

İspanyolcada Trinidad’ın anlamı; Hristiyanlıktaki” baba-oğul-kutsal ruh üçlemesi”… Henüz keşfedilmiş Küba adasında yeni kurulan bu yerleşim yerine Trinidad adının verilmesi aslında bölgeye gösterilen önemi de vurguluyor. Şehrin en güzel meydanına da Trinidad Katedrali inşaa edilmiş.

Trinidad ve şeker kamışı tarlaları 1988 yılında Unesco Koruma Listesine dahil edilmiş. Trinidad evleri tek katlı, bitişik nizam ve rengarenk. Kapılar renkli ve ahşaptan, pencereler ise kapı gibi geniş ve yüksek, hepsi ferforjeli ve cumbalı. Gezerken bir sağa bir sola bakınarak yürüyoruz, her bir ev birbirinden güzel. Şehrin merkezi olan Plaza Mayor’un çevresindeki evlerin çoğunluğu dükkana dönüştürülmüş, çünkü turizm günümüz Küba’sının en büyük gelir kapısı. Binaların ortak özelliklerinden biri de dışarıdan sade bir cephesi olmakla birlikte içine girince geniş avlularının olması. Bu yapı türüne Endülüs’te gezerken Cordoba restoranlarında görmüştüm. Ne de olsa bu şehri de İspanyollar kurmuş…

Trinidad sokakları taş döşemeli, atların nal sesi müzik sesine karışıyor kimi zaman. Şehrin içinde bu kadar at mı var demeyin, gerçekten var. İnsan taşıyorlar, eşya taşıyorlar, turist taşıyorlar, şehir içi ulaşımında atların yeri önemli. Küba genel olarak bir film setine benziyor ama Trinidad’da bunu daha belirgin hissediyoruz… Gezmesi en keyifli şehir bana göre. Renkli binalar mavi beyaz Küba bayrakları ile iyice albenili oluyor, turistler için her duvar fotoğraf çekilecek fona dönüşüyor.

Sokakta gördüğümüz renkli elbiseli, puro için kadın erkek Kübalılar fotoğraflarının çekilmesini bekliyorlar, ne de olsa geçim kaynağı haline gelmiş durum. Havana’dakiler kadar cingöz değiller Trinidadlılar, en azından deklanşör sesini saymıyorlar henüz:)

Trinidad dahil ülkenin her yerinde resim sanatına karşı özel bir ilgi var, büyük küçük neredeyse tüm tuallar rengarenk resimlere dönüştürülüyor. Trinidad sokaklarında gezerken ressam bir aileye denk geldim, ben yine bildiğim üç beş ispanyolca kelime ile iletişim kurmaya çalıştım, ressam kadın sonunda dayanamadı ve fırçayı elime tutuşturuverdi:)

Bir zamanların şekerkamışı vadisinde öğle yemeği molası…

Trinidad’a 12 km mesafedeki Valle de los Ingenios vadisi ( şeker kamışı vadisi ) bölgenin en büyük şeker kamışı üretim alanlarından. Tren yolunun içinden geçtiği vadide köleleri izlemek için kurulmuş olan yüksek kuleler bugün bile hala ayakta ve turistlerin ziyaret noktası durumunda. Tam da kuleyi gören bugünün en popüler restoranı eskiden yörenin zengin şeker tüccarlarından birinin çiftlik evi imiş. Tamamen turiste hizmet veren yer haline geldiğinden yol boyunca elişi perde, örtü, dantel gibi hediyelik eşya satıcıları sıralanmış. Restorantta ise turistler Küba müzikleri ile karşılanıyor ve yemek boyunca masaların arasında popüler Küba şarkıları çalınıyor, herkes dans edip yemek yiyor… Aynı evde 100 sene önce Afrikalı kölelerin çalıştığını düşününce içim tuhaf oluyor…

Meydanın bir köşesinde duran seyyar satıcıdan taze sıkılmış şeker kamışı suyu alıp tadına bakabilirsiniz.

Trinidad’da müziğe doyacaksınız

Trinidad’da hemen her sokaktan müzik sesleri yükseliyor, keyifli, hareketli… Kulak verdiğimde canlı müzik mi ya da cd den mi çalınıyor karar verememiştim ama gördüm ki hepsi canlı performans. Öğlen vakti yolda kocaman violasını omzuna alıp mesaiye gidene de rastladım, evinde dinlenirken çalana da… Müzik Küba’da ekmek gibi rom gibi:)

La Chanhala’nın Trinindad şubesinde iki kere gittik, her ikisinde de tıka basa dolu idi. Turistler bir yandan dans ediyor, bir yandan ballı romlarını yudumluyorlar, sahnedeki müzisyenler sürekli değişiyor ve her biri birbirinden iddialı müzik yapıyor. Koltuklardaki turistler sürekli değişiyor, ama herkes bu ortamda çok mutlu:)

Gece clup tarzı bir yere gitmek isterseniz Trinidad’da Mağara Disco oldukça popüler, biz disconun bağlı olduğu kaldığımızdan giriş ücreti ödemedik ve clube öncelikli girdik ama normal dışardan gelenler gece 11.00 den sonra ciddi kuyruk bekliyorlar. Mağara Disco, adından da anlaşıldığı gibi gerçekten mağara, içerisi büyük iki üç galeriden oluşuyor, eğlence neredeyse sabaha kadar sürüyor ve keyifli bir ortam.

Trinidad’ın meşhur merdivenleri de var… Gündüzleri içkisini alan oturuyor merdivenlere, dinleniyor, müzik dinliyor… Akşamları ise merdivenlere kırmızı bir şerit çekiliyor, girişi 1/2 CUC a geçiliyor ve içerde dileyen yine merdivenlerde dileyen masalı sandalyeli ortamda oturabiliyor, sahnede yapılan müziği showu izleyebiliyor, içecekler ücretli… Ayrıca gece boyunca dans okulu hocaları, öğrencileri, turistler dans ediyorlar. Farkında mısın her paragrafımda dans var:)

Müze gibi vintage binalar

Aslında evler değil herşey vintage bu memlekette:) Yine yürürken duyduğum müzik sesi ile bir eve girdim, içerisi müze gibi… Koltuklar, fotoğraflar, mobilyalar, mutfak eşyaları, kadehler, dantel örtüler, aklınıza bir evde ne gelirse… Herşey satılık… Evin sahibi yaşlı kadın da arka taraftaki bahçeden çıkıp geliyor ama aynı dilde buluşamıyoruz… Buna benzer mekan çok, dükkan demeyi içime sindiremiyorum…Turistik alandaki evlerin çoğu restoran, mağaza, bara dönüştürülmüş. Hepsi bir başka güzel… Dış cepheleri daha dün boyanmışçasına tertemiz ve renkli… Öğle yemeğimizi böyle bir mekanda alıyoruz, dışardan bakınca 5-6 pencereli bitişik nizam tek katlı bir yapı ama içeri girince yüksek tavanlı, avlulu, geniş salonları olan harika bir restoran… Yine canlı müzik ile karşılanıyoruz, eminim ki herkes kendini özel hissediyor Küba’da…

Trinidad’a her gelen Museo Historico Municipal müze evini geziyordur… Girişi ücretli olan müzenin odaları yaşamın parçaları ile dolu, Trinidad’daki bir zamanların şatafatlı sofralarını, mutfak eşyalarını, karyola, dolap gibi eşyaları ile seramik objeleri, büyük boy tabloları sergileniyor.

Son bir kaç yıldır ev pansiyonculuğuna Küba devleti izin verince, insanlar yaşadıkları evleri casa’ya çevirmişler… Şayet tur ile gelmemiş iseniz otel yerine casada kalmanızı şiddetle öneririm. Daha samimi ve daha doğal… Trinidad’ı ziyaret eden hemen herkesin bayıldığı casadan paylaştığım bu fotoğraf ile daha net anlaşılmıştır sanırım:) Çok renkli ve çok sevimli…

Karayip Denizine de girdim ya…

Trinidad’ın Karayip Denizi kıyısında turistik tesisler, plajlar sıralanmış. Bize “turkuaz ve mükemmel” diye anlatılan Ancon Plajına bir kaç saatliğine de olsa gidelim dedik bu kadar yol gelmişken Karayip Denizi’ni de görmeden dönmek olmaz diye:) Ama tamamen bir hüsran yaşadık, deniz inanılmaz sıcak, denizin altına kütük ateşler yakmışçasına ve de bulanık, turkuaz cam gibi denizden eser yok… Mevsim mayıs ayı idi ondan mıdır bilemiyorum ama siz de şansınızı deneyin derim.

Bu arada turistlerle halkın plajı ayrı ayrı, bir Kübalı turist plajında denize giremez. Sanırım bir kaç nedeni var; turistlerin neşeli tatillerine imrenmesinler, ülke dışından birileri ile iletişim kurup dış dünyaya açılmasınlar, kendi kurdukları sınırları çizilmiş dünyanın düzenini bozmasınlar… Ama turistler halk plajına gidebilirler…

Gerçek Trinidad’ı da görün…

Merkezden turistik alandan biraz uzaklaşınca durum değişiyor mu peki? Turizm haricinde insanların neler yaparak geçim sağladığını daha yakından görebiliyoruz, bu da bize Küba halkı ve yaşamı hakkında daha fazla gözlem yapmamızı sağlıyor. Örneğin; ayakkabı tamircisinin dükkanına giriyoruz, o kadar eski ayakkabılar ki normalde Türkiye’de o ayakkabıyı tamirci bile kabul etmez belki ama burada durum farklı, insanlar herşeylerini tamir ettirmek zorundalar, çünkü ya çok pahalı ve alamayacaklar ya da o ürünü bir daha bulamayacaklar…

Berber ve manikür dükkanları adım başı… Kadınlar süslerine çok meraklı, tırnaklar sadece uzun değil hem çok uzun hem de illaki üzerine pullarla ya da renkli ojelerle desen yaptırıyorlar. Sanırım tek lüksleri manikür. Kılık kıyafet satan dükkanların vitrinlerine baksanız içeri girmezsiniz, ama onlar için çok pahalı ve çok değerli, çünkü tekstil ürünleri de çok pahalı.

Küba’da bildiğimiz türden market bakkal yok. Turistik alanlarda içecek satılan büfeler az sayıda da olsa var. Yerel halkın yaşadığı alanlara doğru ilerlediğimizde ise halkın karne ile alışveriş yaptığı dükkanlar karşımıza çıkıyor. Raflarda süslü renkli ambalajlı ürünlerden ziyade temel ihtiyaç ürünleri ” pirinç, şeker, un, yağ, fasulye” gibi gıda maddeleri ile temizlik ürünlerini görüyoruz. Devletin her haneye kişi başına verdiği limit dikkate alınarak ucuza satılıyor, limitini aşan yine buradan alıyor ama aylık kota dahilindeki ücretlerden bir miktar fazla ödeme yaparak, böylece kimse fazla stok yapamıyor ve ihtiyacı kadar ürünü almış oluyorlar. Birkaç Kübalı ile konuştuğumuzda aylık gelirleri ile ( turizm dışındaki alanlarda çalışanlar aylık ortalama 30-40 CUC ( 30-40 Euro) ) temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini, aç kalmadıklarını söyleseler de elbise, ayakkabı, cep telefonu, internet, seyahat, eğlence için ek gelir kazanmaları şart.Trinidad’ın arka sokaklarında gezerken, bir evin önünde oturmuş iki genç kızla selamlaşıp çat pat İngilizce İspanyolca anlaşmaya çalışıyorum… Derken beni evin içine davet ettiler ve bir fotoğraf albümü getirdiler, sayfalarını çevirmeye başlıyoruz.

Küba’da genç kızlığa adım atarken bir gelenek uygulanıyor; ne kadar yoksul olurlarsa olsunlar genç kıza çeşit çeşit kıyafetler alınıyor, makyaj ve saç yapımı sonrasında profesyonel fotoğraf çekimi yapılıyor ve albüm bastırılıyor. İşte bizim yapraklarını çevirdiğimiz albüm de böyle bir genç kız albümü…

Akşam üzeri sokaklara gölge düştüğünde insanlar evlerinin önünü yıkayıp domino masasını çıkartıyorlar, eş dost komşu toplanıyor ve oyun oynuyorlar, bunu çok yerde gördük Küba’da… Domino taşlarını okey tahtasına dizen de var, elinde tutan da… Ama izlerken insanın içi gidiyor, çünkü çok keyifle oynuyorlar:)

Neredeyse tüm evlerde sallanan koltuk buluyor, ya verandada ya da evin içinde. Sokak aralarında gezinirken pencereden gördüğüm bir manzara çok idi, baba sallanan sandalyeye oturmuş, oğlunu da kucağına almış, beraber sallanıyorlar, e bana da izin alarak fotoğraflamak düştü…

Trinidad okul ziyareti…

Kübalı çocuklar, bizim çocuklar gibi bilgisayar ya da telefon başında değiller, sokakta misket ya da saklambaç oynuyorlar. Okulların içine turistlerin girmesi bir süre önce yasaklanmış ama bir şekilde okul ziyareti de gerçekleştiriyoruz. Şehir merkezindeki okulların binaları sıradan dükkanlardan farksız, bahçesiz, bitişik nizam binalar arasında, pencereden içeri bakmasanız anlamazsınız bile okul olduğuna. Trinidad merkezinde yol boyunca yürürken pencereden tesadüfen gördüğümüz manzarayı sanırım dünyanın hiçbir ülkesinde göremeyiz bir daha… Çocuklar, sınıflarında uyku sedyelerinde uzanmış öğle uykusuna yatmışlar, öğretmenleri de başlarını bekliyor:)İstanbul’dan mail ile iletişim kurduğum Kübalı öğretmen Bayan Mercedes’i arayıp buluyorum daha Trinidad’a vardığım ilk gün. Bir köy okulunun müdürü olan Bayan Mercedes ek iş olarak bir casa’da mutfak işlerine yardımcı oluyor ve ek kazanç sağlıyor. Çalıştığı casa’da ayak üstü yarım saat kadar sohbetliyoruz, İngilizce bilen birinden destek alarak anlaşabiliyoruz. Ertesi sabah yine aynı casadan Bayan Mercedes’i de alarak taksi ile Trinidad’ın yarım saat dışında bir köy okuluna gidiyoruz.Türkiye’de çok köy okulu gördüm ama böyle kapısı penceresi yarım bir okul ilk defa görüyorum. Önce anasınıfı ziyaret ediyoruz, 4-5 öğrencisi var, duvarlarda Che ve Fidel fotoğrafları asılı. Öğretmenler sevgi dolu, her sabah minik öğrenciler ders başlamadan öğretmenlerinin yanaklarına bir öpücük konduruyorlar, öğretmenleri de onları öpüyor ve derse böyle sevgi içinde başlıyorlar. Bir kaç fotoğraf karesi, bir kaç dakika video çekimi ve sonrasında getirdiğimiz hediyeleri okul yönetimine teslim ederek diğer sınıfa geçiyoruz. Okulun zaten toplam üç sınıfı var, ilkokul 1-2-3 ler bir sınıfta, 4-5 ler bir sınıfta eğitim görüyorlar. Öğretmenlerden ikisi bizlere karşı ilgili, sistem hakkında bilgi aktarıyorlar ama bir öğretmen endişeli ve mesafeli duruş sergiliyor, anlıyoruz ki okulun gözetmeni olan görevli okulda olmamızdan hoşnut değil, Bayan Mercedes ve diğer öğretmenlere teşekkür edip, toplu fotoğraf çekimi yaparak  okuldan ayrılıyoruz.

Bu okul ziyaretimden sonra şunu net söyleyebilirim ki; öğrencilerin gerçekten kağıda kaleme ihtiyaçları yok. Küba devleti öğrencilerin giysisinden okul malzemelerine kadar tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Turistlerin Kübalı çocuklara kalem defter götürmesine gerek yok.

Trinidad hastane ziyareti…

Sağlıkta, özellikle kanser tedavisinde Kübalı doktorların başarı hikayelerini biliyoruz. Yıllardır ambargo uygulanan bir ülkenin doktorları yokluk içinde mucizelere imza atıyorlar. Benim seyahatimden yaklaşık 2-3 ay önce Küba’ya gitmiş bir arkadaşım bavulumda ne kadar yer olduğunu sorarak  Trinidad hastanesine tıbbi malzeme göndermek istediğini iletti. Konu yardımsa gerisi teferruattır dedim ve normalde küçük bir kabin çantası ile çıkacağım seyahate koca bir bavul ile çıktım.

Şehre vardığım ilk gün okul ziyareti için Bayan Mercedes’i bulmuştum, hastaneyi de ona sordum, nerededir ne yapmam gerekir diye. Trinidad hastanesine yabancılar giremiyor, Kübalılar tedavi olabiliyor. Okul ziyareti dönüşü Trinidad Hastanesi’ne gittik arkadaşlarımla, elimde hemşirenin adı yazılı bir kağıt ile. Bir süre bekledikten sonra hemşire geldi, bizi hastaneye aldı ve doktorun odasına çıkarttı, tabi bu arada hastaneyi de gezmiş olduk. Doktora ve hemşireye İstanbul’dan getirdiğim malzemeleri ve selamları ilettiğimde ikisinin de gözleri yaşardı ve duygu dolu anlara tanık olduk. Belki bizim için basit olan bu davranış, onlar ve hastaneleri için o kadar değerliydi ki… Karşılıklı yaşadığımız duygusal anlardan sonra toplu fotoğraf çektirdik, hemşire hanım İngilizce bilen erkek hemşire meslektaşı ile birlikte bizi hastaneyi gezdirerek yolcu etti.

Notlar:

  • Şehirlerarası yolculuk otobüs ya da kiralık araç ile o kadar kolay değil Küba’da, o nedenle şehirlerarası gezilecek yerler için bir tura takılmak daha iyi gibi…
  • Kesinlikle casalarda kalmanızı öneriyorum, halk ile iç içe…
  • Kübalılar, konuşmayı seviyorlar, bir kaç İspanyolca kelime ve cümle ezberlerseniz onlar çok mutlu edersiniz.
  • Küba halkına sabun, kalem gibi eşyalar götürmeyin… İmkanınız varsa ayakkabı, tişört daha makbule geçecektir.
  • Küba’ya giderken Dolar değil Euro alın yanınıza, 1 Euro ile 1 CUC hemen hemen eşdeğer, otellerde ya da döviz büfelerinde para değişimi kolay.
  • İnternet, sadece kaza kazan gibi internet kartı almanız durumunda parklarda kullanabilirsiniz. Her yerde internet yok. Ayrıca telefonunuzun veri paylaşımını ve uluslararası dolaşımını kesinlikle kapalı tutun, Türkiye’de sürpriz bir fatura ile karşılaşmamış olursunuz.
  • Yeme içme açısında zengin bir mutfak beklemeyin, göreceğiniz renkli dünyanın, müziğin ve romun keyfini çıkartın.
  • Tobacolarda puro satışı yapılıyor, hem izleyip hem de alışveriş yapabilirsiniz.
  • Trinidad’da iki gün kalmak yeterli olacaktır.

Trinidad videomu izleyip, yorum bırakırsanız ayrıca teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

Share.

2 yorum

Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.